Bir psikoterapistin terapi alıyor olması bazı kişiler için ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. “Başkalarına psikolojik destek veren bir uzmanın neden kendisinin de terapiye ihtiyacı olsun?” sorusu zaman zaman gündeme gelir. Oysa psikoloji alanında eğitim almak, kişinin yaşamın getirdiği duygusal zorluklardan etkilenmeyeceği ya da kendi psikolojik süreçlerini her zaman tarafsız biçimde değerlendirebileceği anlamına gelmez.
Terapistler de kayıplar yaşayabilir, ilişkilerinde zorlanabilir, yoğun stres ve kaygı hissedebilir ya da geçmiş deneyimlerinin bugünkü yaşamları üzerindeki etkileriyle karşılaşabilirler. Üstelik psikoterapistlerin kendi terapi süreçlerinin tek işlevi kişisel sorunlarla baş etmek değildir.
Terapistin kendisini ne kadar tanıdığı, hangi durumlarda zorlandığını fark edebilmesi, kendi duyguları ile danışanın duygularını birbirinden ayırabilmesi ve terapi ilişkisinde ortaya çıkan kişisel tepkilerini anlayabilmesi mesleki açıdan da önemlidir. Bu nedenle terapistin kendi terapi sürecinden geçmesi, birçok psikoterapi yaklaşımında kişisel gelişimin yanı sıra mesleki gelişimin de önemli bir parçası olarak görülür.
Terapistler de Öncelikle Bir İnsandır
Psikologların insan davranışı ve ruh sağlığı konusunda eğitimli olmaları, kendi yaşamlarında psikolojik zorluk yaşamayacakları anlamına gelmez. Tıpkı herkes gibi onlar da üzülebilir, öfkelenebilir, kaygılanabilir, yas sürecinden geçebilir ya da yaşamlarının belirli dönemlerinde baş etmekte zorlanabilirler.
Çocukluk döneminden gelen ilişkisel yaralar, aile içindeki sorunlar, geçmiş travmatik yaşantılar, kayıplar ve önemli yaşam olayları psikoterapistlerin yaşamlarında da yer alabilir. Böyle dönemlerde psikoloji bilgisine sahip olmak her zaman yeterli değildir. Çünkü kişinin kendi duygu, düşünce ve davranışlarına dışarıdan bakabilmesi oldukça zordur.
Bir terapist danışanındaki bir örüntüyü kolaylıkla fark ederken aynı örüntünün kendi yaşamındaki karşılığını gözden kaçırabilir. Dolayısıyla psikoterapistler de ihtiyaç duyduklarında başka bir ruh sağlığı uzmanından destek alabilirler. Kendi terapi süreci, terapistin yaşadığı güçlükleri ele almasının yanı sıra kendisini daha yakından tanıyabileceği ve yaşamındaki tekrar eden örüntüleri fark edebileceği bir alan sunar.
Terapistin Kendisini Tanıması Neden Mesleki Açıdan Önemlidir?
Hiç kimse geçmiş deneyimlerinden tamamen bağımsız değildir. Çocukluk yaşantıları, aile ilişkileri, kayıplar, travmatik deneyimler ve geçmişte kurulan ilişkiler kişinin bugünkü dünyayı algılama ve insanlarla ilişki kurma biçimini belirli ölçülerde etkiler. Terapistler için de durum farklı değildir.
Bazen danışanın anlattığı bir konu terapistin kendi yaşamındaki hassas bir noktaya temas edebilir. Danışanın öfkesi, çaresizliği, ilişki kurma biçimi ya da yaşadığı bir deneyim terapistin kendi geçmişindeki bazı duyguları harekete geçirebilir. Bunun gerçekleşmesi tek başına bir problem değildir. Önemli olan, terapistin kendi duygusal tepkilerini fark edebilmesi ve bunların terapi sürecini olumsuz yönde etkilemesine izin vermemesidir.
Psikoterapi literatüründe terapistin danışanla ilişkisi içerisinde ortaya çıkan duygusal tepkileri karşı aktarım kavramı çerçevesinde ele alınır. Örneğin bir terapist kendisini bir danışanına karşı gereğinden fazla koruyucu hissedebilir ya da başka bir danışanın belirli davranışları kendisinde beklenmedik ölçüde öfke yaratabilir. Kendi terapi süreci, terapistin bu tepkilerin kaynağını ve kişisel hassasiyetlerini daha yakından tanımasına yardımcı olabilir.
Bu farkındalık kişisel ve mesleki sınırların korunması açısından da önemlidir. Kendi ilişkilerinde sınır koymakta zorlanan, başkalarının ihtiyaçlarını sürekli kendi ihtiyaçlarının önüne koyan ya da eleştirilme ve reddedilme konusunda hassas olan bir terapistin benzer örüntülerin danışanlarıyla olan ilişkisine nasıl yansıyabileceğini fark edebilmesi gerekir.
Dolayısıyla terapistin kendisini tanıması yalnızca kişisel gelişim meselesi değildir. Kendi ihtiyaçları ile danışanın ihtiyaçlarını birbirinden ayırabilmesi ve terapötik ilişkinin sınırlarını koruyabilmesi açısından da mesleki bir önem taşır.
Terapistin Kör Noktalarını Fark Etmesi
Psikoloji alanında eğitim almak, kişinin kendi psikolojik süreçlerini tamamen tarafsız biçimde değerlendirebilmesini sağlamaz. Hatta bazen bir kavramı teorik olarak çok iyi bilmek, onun kendi yaşamımızdaki karşılığını kolaylıkla görebileceğimiz yanılgısını yaratabilir.
Bir terapist danışanındaki kaçınmayı fark ederken kendi yaşamındaki kaçınmayı gözden kaçırabilir. Danışanının kendisine karşı ne kadar eleştirel olduğunu görebilir ancak kendi iç sesindeki benzer sertliği normal kabul edebilir. Başka birinin tekrar eden ilişki örüntülerini anlamlandırırken kendi ilişkilerindeki benzer döngüleri fark etmekte zorlanabilir.
Bu yalnızca terapistlere özgü bir durum değildir. İnsanın kendi davranışlarına ve ilişkilerine bütünüyle dışarıdan bakabilmesi zordur. Kendi terapi sürecinde başka bir terapistin bakışından yararlanmak ise kişinin fark etmekte zorlandığı alanları görmesine yardımcı olabilir.
Bu nedenle bireysel terapi, terapistin sahip olduğu psikoloji bilgisini kendi kendisine uygulamasından farklı bir deneyim sunar.
Danışan Olmak Terapiste Ne Kazandırır?
Terapist olmak ile danışan olmak, aynı sürecin iki farklı tarafında bulunmaktır. Bir psikoterapist meslek yaşamı boyunca çok sayıda danışanla çalışabilir; ancak terapiyi danışan olarak deneyimlemek, psikoterapi sürecine farklı bir açıdan bakmasını sağlar.
Terapiye başlayan bir kişi için ilk görüşmeye gitmek, hiç tanımadığı birine güvenmek ve kendisine ilişkin zor konuları anlatmak kolay olmayabilir. Bazı konular hakkında konuşmak zaman alabilir. Kişi değişmek istediği halde kendisini aynı davranışları tekrar ederken bulabilir. Bir şeyi anlamak, onu hemen değiştirebilmek anlamına gelmeyebilir.
Terapist kendi terapi sürecinden geçtiğinde bunları yalnızca teorik olarak bilmez; danışan koltuğunda da deneyimler. Bu deneyim, danışanların terapi sürecinde gösterdikleri çabaya ilişkin anlayışı derinleştirebilir. Değişimin her zaman doğrusal ilerlemediğini ve kimi zaman aynı konular üzerinde tekrar tekrar çalışılması gerekebildiğini daha yakından görür.
Rake ve Paley’in (2009) psikoterapistlerle gerçekleştirdikleri çalışmada da katılımcılar, danışan olma deneyiminin mesleki gelişimlerine önemli katkı sağladığını ve bu deneyimin yalnızca akademik eğitim yoluyla öğrenilemeyecek yönleri bulunduğunu ifade etmişlerdir.
Kendi Terapi Süreci Empatiyi Nasıl Etkiler?
Empati, terapistlik mesleğinin temel unsurlarından biridir. Ancak empati yalnızca eğitim sırasında öğrenilen bir iletişim becerisi değildir. Kişinin kendi kırılgan taraflarını tanıması, zor duygularıyla temas edebilmesi ve psikolojik değişimin ne kadar emek gerektirebildiğini deneyimlemesi de başka insanların yaşantılarını anlama biçimini etkileyebilir.
Kendi terapi sürecinden geçen terapist, terapi odasının diğer tarafında bulunmanın nasıl hissettirdiğini bilir. Zor bir konuyu anlatmanın, bazı şeyleri henüz konuşmaya hazır olmamanın ya da değişmeye çalışırken eski davranışlara geri dönmenin nasıl bir deneyim olabileceğini daha yakından anlayabilir.
Bu deneyim terapistin danışanlarına karşı daha sabırlı ve gerçekçi bir yaklaşım geliştirmesine katkı sağlayabilir. Aynı zamanda bir başka insan tarafından dikkatle dinlenmenin, anlaşılmaya çalışılmanın ve yargılanmadan kabul edilmenin nasıl hissettirdiğini deneyimlemek, terapötik ilişkinin danışan açısından taşıdığı anlamı daha görünür hale getirebilir.
Terapistin Kendi Terapisi Mesleki Becerilerini Geliştirir mi?
Bireysel terapi yalnızca kişisel farkındalık sağlayan bir süreç değildir. Terapistler açısından aynı zamanda deneyimsel bir öğrenme alanı oluşturabilir.
Terapist kendi terapi sürecinde terapötik ilişkinin nasıl kurulduğunu, güven duygusunun zaman içerisinde nasıl geliştiğini ve farklı müdahalelerin danışan açısından nasıl deneyimlendiğini doğrudan gözlemleme fırsatı bulur.
Buradaki amaç başka bir terapistin çalışma biçimini taklit etmek değildir. Ancak deneyimli bir terapistle çalışmak; seansın ritmini, sessizliğin kullanımını, terapötik sınırların nasıl korunduğunu ve bir müdahalenin danışanda nasıl bir karşılık oluşturduğunu danışan pozisyonundan deneyimlemeye olanak tanır.
Araştırmalarda da psikoterapistlerin kendi terapi süreçlerini mesleki gelişimleri açısından önemli bir öğrenme deneyimi olarak değerlendirdikleri görülmektedir (Geller, Norcross & Orlinsky, 2005; Rake & Paley, 2009).
Terapistlik Mesleğinin Duygusal Yükü
Psikoterapistlik, yoğun duygusal temas gerektiren mesleklerden biridir. Terapistler gün içerisinde kayıp yaşayan, travmatik deneyimlerini paylaşan, yoğun kaygı hisseden, ilişkilerinde ciddi güçlüklerle karşılaşan ya da yaşamlarının kriz dönemlerinden geçen kişilerle çalışabilirler.
Danışanlarının korku, üzüntü ve acılarına sürekli temas etmek zaman içerisinde terapisti de etkileyebilir. Üstelik danışan gizliliği terapötik ilişkinin temel ilkelerinden biridir. Terapist, danışanlarıyla ilgili yaşadığı deneyimleri günün sonunda arkadaşları ya da ailesiyle paylaşamaz. Bu durum zaman zaman mesleğin yalnız ve duygusal açıdan yorucu hissedilmesine katkıda bulunabilir.
Kendi terapi süreci ise terapistin danışanlarını değil, kendisini konuşabileceği bir alan sunar. Mesleğin kendisinde yarattığı etkileri, zorlandığı noktaları ve kişisel ihtiyaçlarını ele alabilmesi hem psikolojik iyi oluşunu hem de mesleki dayanıklılığını destekleyebilir.
Eşduyum Yorgunluğu ve Tükenmişlik
Başkalarının acısına uzun süre tanıklık etmek ruh sağlığı çalışanlarında zaman zaman duygusal yorgunluğa yol açabilir.
Literatürde eşduyum yorgunluğu veya şefkat yorgunluğu olarak ele alınan bu durum, özellikle başkalarının yoğun acı ve travmatik deneyimleriyle çalışan meslek gruplarında görülebilmektedir (Figley, 2002).
Buradaki amaç terapistin danışanlarından hiç etkilenmemesi değildir. Aksine, danışanın duygusal dünyasına temas edebilmek terapötik ilişkinin önemli bir parçasıdır. Önemli olan terapistin bu teması sürdürürken kendi sınırlarını ve ihtiyaçlarını da fark edebilmesidir.
Bireysel terapi; terapistin hangi danışan öykülerinden daha fazla etkilendiğini, hangi dönemlerde mesleki yükünün arttığını ve kendi ihtiyaçlarını ne ölçüde ihmal ettiğini fark etmesine yardımcı olabilir. Bu açıdan terapi, terapistin öz bakımını ve uzun vadede mesleki işlevselliğini destekleyen kaynaklardan biri olarak değerlendirilebilir.
Terapi Sürecinin Gücünü Kişisel Olarak Deneyimlemek
Bir yöntemin nasıl çalıştığını teorik olarak bilmek ile onun etkisini kişisel olarak deneyimlemek aynı şey değildir.
Terapist kendi yaşamında uzun zamandır devam eden bir ilişki örüntüsünün değişebildiğini, zor bir duygunun farklı biçimde ele alınabildiğini ya da daha önce çözümsüz gördüğü bir konuda yeni bir bakış açısı geliştirebildiğini deneyimlediğinde psikoterapinin sağlayabileceği değişimi yalnızca teorik düzeyde bilmez.
Bu deneyim, terapistin psikoterapi sürecine duyduğu güveni güçlendirebilir. Aynı zamanda değişimin yalnızca “ne yapılması gerektiğini bilmekten” ibaret olmadığını hatırlatır. Bir kişinin yaşadığı sorunun nedenini anlaması, o sorunu hemen değiştirebileceği anlamına gelmez. Değişim çoğu zaman zaman, tekrar, deneyim ve duygusal çalışma gerektirir.
Bunu kendi sürecinde deneyimleyen terapist, danışanlarının değişim sürecinde yaşadığı güçlükleri de daha gerçekçi bir yerden değerlendirebilir.
Sonuç: Terapistin Kendisi de Terapi Sürecinin Bir Parçasıdır
Psikoterapi yalnızca doğru tekniklerin doğru zamanda uygulanmasından oluşan bir süreç değildir. Terapist ile danışan arasında kurulan ilişki, terapinin en önemli bileşenlerinden biridir.
Bu ilişkinin bir tarafında danışanın yaşam öyküsü bulunurken, diğer tarafında kendi geçmişi, duyguları, hassasiyetleri ve ilişki kurma biçimi olan başka bir insan vardır. Bu nedenle terapistin kendisini tanıması mesleğinden tamamen ayrı düşünülemez.
Kendi terapi süreci; terapistin kişisel olarak zorlandığı alanları ele almasının yanı sıra kendi duygusal tepkilerini, ilişki örüntülerini ve kör noktalarını fark etmesine yardımcı olabilir. Danışan olmayı deneyimlemek terapi sürecine ilişkin anlayışını ve empatisini derinleştirebilir. Kendi ihtiyaçları ile danışanın ihtiyaçlarını birbirinden ayırabilmesi, kişisel ve mesleki sınırlarını koruyabilmesi ve karşı aktarım süreçlerini fark edebilmesi açısından da önemli katkılar sağlayabilir.
İyi bir terapist olmak, insan olmanın getirdiği duygulardan ve zorluklardan etkilenmemek anlamına gelmez. Kendi dünyasında olup bitenleri fark edebilmek ve bunların danışanın dünyasıyla karışabileceği noktaları ayırt edebilmek anlamına gelir.
Kaynaklar
Bellows, K. F. (2007). Psychotherapists’ personal psychotherapy and its perceived influence on clinical practice. Bulletin of the Menninger Clinic, 71(3), 204–226.
Cam, O., & Baysal, A. (1997). Psikiyatrist ve psikologlarda tükenmişlik sendromu. Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi, 13(1), 59–74.
Dima, G., & Bucuţă, M. D. (2012). The experience of therapeutic change for psychologists preparing to become psychotherapists. Procedia – Social and Behavioral Sciences, 33, 672–676.
Figley, C. R. (2002). Compassion fatigue: Psychotherapists’ chronic lack of self care. Journal of Clinical Psychology, 58(11), 1433–1441.
Geller, J. D., Norcross, J. C., & Orlinsky, D. E. (Eds.). (2005). The psychotherapist’s own psychotherapy: Patient and clinician perspectives. Oxford University Press.
Kırmızıkaya, E. (2022). Psikologlarda dayanıklılık, algılanan sosyal destek ve bazı demografik özelliklerin eşduyum yorgunluğu ile ilişkisi [Yüksek lisans tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi].
Köylüoğlu, B., & Alkar, Ö. Y. (2021). Psikoterapistlerin mesleki yeterliliğini belirleyici bazı değişkenler: Yeterliliğinin değerlendirilmesi, kişisel terapi, öz bakım, duygusal yeterlilik. Muhakeme Dergisi, 4(1), 14–27.
Rake, C., & Paley, G. (2009). Personal therapy for psychotherapists: The impact on therapeutic practice. A qualitative study using interpretative phenomenological analysis. Psychodynamic Practice, 15(3), 275–294.